n43809432_31383986_957Eskiden hayaller kurardım gece yatağa girdikten sonra. Her türden hayal işte. Şöyle yapacağım, böyle olacağım, şunu edeceğim, onu alacağım, bilmemneyi bilmemnapacağım… Sen gece gece uyuma niyetiyle değil de hayal kurma niyetiyle yatağa gir; sonra o hayaller eşliğinde uyku aleminin koyu mai derinliklerine gark ol. Yahu ne kadar da safmışım hakikaten. Hayır yatağa girme sebebimden dolayı değil, hayal kurma gibi boş bir eylem peşinde koşmamdan dolayı. Ben hayalperest bir çocuktum; elde avuçta bir şey kalmadı, yıllardır hep cepten yedim anlayacağınız. Hayaller biriktiriyordum iç mekanımın kilerinde, lakin kıtlıkta kaldım. Çocukluğa dönmekten bahsedip de klişe sözler sarfetmek istemiyorum şimdi, fakat özledim be abi. Maddi manevi ne varsa şimdi, eskiden hepsi bambaşkaydı gözümde. Nasıl değişebildim bu kadar! Büyüyor muyum hala, yoksa hali hazırdaki büyümüş halim mi? Büyüyünce ne olacaktım ben sahi, onu bile hatırlamıyorum adam akıllı. Çünkü o kadar çok şey olacaktım ki, hiç biri gelmiyor aklıma.

Hani içinde çocuk büyütürmüş ya bazı insanlar; benimki öldü mü, kaldı mı ondan bile haberim yok. İrtibatı kopardık kendisiyle, bir mesaj, bir çağrı, hadi hepsini geçtim bir poke bile yok uzun zamandır. Buradan sana sesleniyorum çocuk, yaşıyorsan uğra arada bir. Evi de taşıdık gerçi, bulabilecek misin bilmiyorum. Ulaşım da rahat bak, her türlü vasıta mevcut. Önemli olan niyet hem, sen gelmeye yelten hele, ben seni uygun bir yerden de alırım. Hayallerimdeki arabaya henüz sahip olamadım, ama babalar gibi öğrenci akbilim var. Basar basar gelirim sana.

Farkettim ki hayatımın gidişatı, “o ne der, bu nasıl düşünür” formuna dönüştü. “Ne derseniz deyin, ne düşünürseniz düşünün arkadaş” diyemedim, baskıların farkına bile varamadan, baskı altına alındım. İpleri bıraktım başka deyişle. “Aman o kırılmasın, aman şu gücenmesin” devrine girdim, çıkamıyorum. Şimdi terbiyeli ve efendi bir keltoş olarak biliniyor olma ihtimalim yüksek. Söz dinleyen, sorun çıkarmayan, uyumlu bir insancık. Sıkıldım be!

Çocuk kalk gidiyoruz! Lunapark mı olur, atari salonu mu olur, sokak arası futbol maçı mı olur, artık kararı sana bırakıyorum. Sen en azından bendensin, benden olmayandan daha yeğsin. Ya da dur; taş-kağıt-makas yapalım, kazanan söylesin nereye gideceğimizi olma mı? Olm elma şekeri yemiyorum lan ne zamandır, pamık helva da çekti canım…

2bec5b68fdfcc1cc90a638fc2a17c130Elinizden bırakmakta zorlanacağınız cinsten bir kitap. Eser Ahmet Ümit’e ait. Normalde pek kitap okumayan birisi olarak bilinirim, lakin içinde hoşuma giden bir şeyler olduğu zaman da, o günün öncelikli olarak yapılacaklar listesine alıveriyorum. Bu kitap da öyle, esrarlı bir şeylerden bahsediyor. Varoluşumuzun sırrını kulağımıza fısıldamıyor belki, ancak arayışa teşvik ediyor.

Son zamanlarda moda haline mi getirilmeye çalışılıyor bu konu bilmiyorum ama kitap da Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ Celaleddin Hazretleri’nden bahsediyor. Kitabı henüz bitirmedim, aşağı yukarı 1/4′lük kısmı (100 sayfa kadar) kaldı okumadığım. Fakat bir kaç gün içinde yaklaşık 300 sayfa okumak normal şartlarda pek de tahammül edemeyeceğim bir şey olurdu. Hikayenin ortasında yaşıyorum şu sıralar, o yüzden sizi duyamayabilirim. Kapı açık, çekinmeyin, giriverin içeri…

Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim

Bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim

Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim

ama senden başka kimse duymayacak

Kimse anlamayacak.

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi

012008-2009 sezonu, kombine bilet alıp düzenli olarak maçlara gittiğim ilk sezonumdu. Daha öncesinde, bir sezonda gittiğim maçların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Onlarda da bilet bulma çilesi lanet ettiriyordu çoğu kez. Kombineli ilk sezonum, hayal kırıklıkları ile doluydu maalesef. Oynadığımız futbol ise saman alevi gibi, ilk yarılarda parlayıp, ikinci yarılarda sönüyordu. Bir umutlanıyorduk, bir yıkılıyorduk. Bülent Korkmaz’ın Skibbe’den devraldığı takım, maalesef iyiye değil kötüye gitmişti ve artık gol de atamıyorduk. İyice sıkıcı olmaya başlamıştı maçları izlemek. O kadar sıkıcıydı ki, bir kaç maçı asıp biletimi benim yerime gitmesi için başka bir arkadaşıma vermiştim.

Nitekim ligde, kupada ve Avrupa’da teker teker iflas ettik. Eski Açık’tan takip ettiğim bu kötü sezon eskide kalmalıydı. Kapalıya transfer olmaya karar verdik, orada bizi bekleyen dostlarımızın da teşviki ile hemen yeni sezonun kombinelerini aldık. Bir önceki sezonun kombine kartı babamın hediyesiydi; şimdi ise ilk defa kendi kazancım ile, hem de kapalıdan almıştım sevgiliye kavuşma vizesini. Arkadaşlarla geçtiğimiz sezonun kötü etkisiyle bir an bile tereddüt etmedik, hiç “acaba yine aynı şey olur mu?” demedik. Tek endişemiz, kombineler bitmeden birer tane nasiplenebilmekti. Sonunda toplanıp gittik, ancak biraz daha geç kalsaydık muhtemelen bulamayacaktık.

02Artık yeni sezona kendimizi daha rahat hazırlayacaktık, gelişmeleri daha huzurlu takip edecektik. Nitekim öyle de oldu, zira bir kaç hafta sonrasında iyi olacak hasta misali, doktorumuz gelmişti ayağımıza; Frank Rijkaard Galatasaray’ın yeni teknik direktörü olmuştu! Hemen yazılıp çizilmeye başlandı Rijkaard’ın geçmişte yaptıkları, futbola bakışı, oyun felsefesi, Galatasaray-Barcelona kıyaslamaları v.s…

Basın, biraz kasıtlı olduğunu düşündüğüm bir yaklaşımla, beklentileri yükseltmek için elinden geleni ardına koymuyordu. Bunun yanında da Rijkaard’ın bu beklentileri karşılamasının zor olduğunu, çünkü burada Messi, Xavi, Iniesta gibi oyuncuların bulunmadığını belirtmeyi de unutmuyorlardı. Onlara göre Messi, Xavi ve Iniesta varken babaları da şampiyon olurdu. Lafı getirmeye çalıştıkları şey, Barcelona’nın herkesi kendine hayran bırakan futbol anlayışının oluştuğu süreçte, bu organizasyonun başında bulunan Rijkaard’ın, aslında sanıldığı kadar bir katkısı olmadığı, bu başarının sadece ve sadece kaliteli bir kadro ile zaten kendiliğinden gelebileceği idi. Halbuki aynı adamlar, geçen sezon da Skibbe’ye geldiği günden beri etmedikleri hakareti bırakmamışlardı. Adamın kariyersizliği mi kalmadı, profilinin düşük olması mı kalmadı! Ne ararsanız artık…

Biz bunları tartışmaya başladıktan sonra öğrendik ki, Rijkaard yalnız gelmemiş. Gelirken yanında bir iki futbol profesörünü de getirmiş. Johan Neeskens, Albert Roca Puyol ve Carlos Quadrat… Bu isimleri ilk defa duymuştum, zira Rijkaard’ın Barcelona günlerini çok da yakinen takip etmemiştim. Araştırdıkça, Rijkaard’ın başarılarının yalnız başına değil, bir ekip ile kazanılmış başarılar olduğunu daha net gördük. Buraya aşağı yukarı aynı ekiple geliyor olması ise, gözünü para bürümüş bir profesyonel olmadığının bariz bir kanıtıydı. Rijkaard Barcelona’dan sonra verdiği bir yıllık aradan sonra futbola ve başarıya daha bir acıkmış halde çıkıyordu sahneye. Hedefinin cümle aleme kendini yeniden kanıtlamak, neler yapabileceğini bir kere daha herkese göstermek olduğunu daha imza törenindeki açıklamalarında hissetmiştik. O anda kanım kaynadı ve kız arkadaşımın deyimiyle aramızda “telepatik bir bağ” oluştu. Sanki bu adam ne yapsa bir bildiği vardır diyecekmişçesine bir güven duyuyordum. Hele hele geçtiğimiz sezondan zaten elimizde güçlü bir kadro vardı. Çok umutluydum, her şey iyi gidiyordu.

03Derken transferler yavaş yavaş başladı, önce Mustafa Sarp, ardından Gökhan Zan, Leo Franco… Bonservise bir kuruş harcamadan nokta atışları yapıyordu yönetim. Ama illa ki ortalık zangır zangır sallanacak ya, Abdel Kader Keita ile ilk bomba patlatıldı. Etkisi geçmeden Elano Blumer bir gece yarısı uykusunun ortasında kadromuza dahil edildi. Baros, Servet, Kewell ve Arda takımda tutulmuştu. Bir yandan Arda kaptanlık pazubandı ve 10 numaralı forma ile onore edilmiş, esasında biraz da riskli bir girişimde bulunarak omuzlarına daha çok sorumluluk yüklenmişti. Ancak bu iş yapılmadan önce Rijkaard’ın da desteğinin alınmış olması, konunun üzerinde çok da fazla durulmasına lüzum olmadığını düşündürüyordu. Hücum hattı enfes olmuştu, lakin bu defans ve orta saha, ön hattımıza ayak uydurabilecek miydi?

Hazırlık maçların neticesinde Mustafa Sarp beğenilmedi, yedek olarak kalacağı konusunda hem fikir olundu.  Gökhan Zan’ın sakatlık geçmişi, zihinlerde soru işaretleri bıraktı. Leo Franco, Keita ve Elano hazırlık döneminde izlenemedi. Takım genel olarak hazır değildi, beklentilere ayar çekilmesi gerektiği daha iyi anlaşılmıştı. Taraftar sesi kıstı biraz ve daha Rijkaard’ın geldiği ilk gün ettikleri sabır yeminine sadık kalarak, takıma hazırlanmaları ve birbirlerine alışmaları için süre tanıdı.

Avrupa Ligi ön eleme turlarına Tobol serisiyle start verdik. Deplasmandaki ilk maç, henüz ilk dakikalarda yediğimiz şok bir golle başladı. Ege’nin bir sahil kasabasında, salaş bir kıraathanede izlerken maçı, arkalardan gelen yaşlı amca homurdanmaları sinirime biraz dokunsa da, cahilliğine ve sabır yemininden bihaber olmasına verdim. Nitekim korkulan da başa gelmedi zaten. İlk maç 1-1 beraberlikle tamamlandı. Maçın ardından ise  zihinlerde açığa vurulamayan soru işaretleri kalmıştı. İkinci maçta takım daha diri göründü, ancak yine de ahım şahım bir futbol değildi oynadığımız. Kendimize yetecek kadar oynayıp 2-0′lık galibiyetle beraber Maccabi Netanya’nın rakibi olmuştuk.

04Netanya serisi yıllar sonra da hatırlanacak bir seri olacak, zira serinin ikinci maçı, Galatasaray için yeni bir rekora sahne olacaktı. Hem de asalet simgesi olarak dizayn edilmiş ve renginden ötürü faşist yorumlara hedef olmuş yeni forması olan mor renkli 2288 adlı forması ile kıracaktı rekoru Galatasaray. Ama öncesinde deplasmanı vardı bu işin. 4-1 geçiliyordu fazla zorlanmadan. Rövanş daha rahat geçecekti ve bunun bilincinde olan teknik yönetim, yeni isimlere fırsat vermişti. Keita ilk 11′de çıkıyordu maça, Aydın da kendine şans bulacaktı sol açıkta. Nonda gönderilecek mi gönderilmeyecek mi tartışmalarının üzerine kendini yeniden kanıtlama ihtiyacı içinde adım atıyordu yeşil sahaya. Spikerin tabiriyle bu “iştahlı mor formalılar”, İsrail temsilcisi Netanya’yı 6-0 mağlup ediyorlardı ve yıllar önce 5-0 ile Neuchatel Xamax karşısında kırılan Avrupa maçlarımızdaki en farklı galibiyet rekorumuz tarihe gömülüyordu.

Ardından beklentiler tekrardan doruğa ulaşıyordu. Takım güzel futbol oynamaya başlamıştı. Lige Gaziantep deplasmanı ile başlanacaktı ancak güzel futbol Antep’te tam olarak sahaya yansıtılamadı. Buna rağmen takım bir şekilde rakipten daha fazla gol atarak kazanmasını başardı. Çok değerliydi burada alınan 3 puan, zira Ağustos’un ortasında sıcaklığın en üst seviyede olduğu günlerde neredeyse gündüz maçı kategorisine girebilecek bir saate bu maçı yerleştiren fenerasyonun bizi bu seneki maratonumuzda engelsiz bırakmayacağı da kesin olarak anlaşılmıştı. Kaybedilmeyen her bir puan altından bile daha değerliydi. Bir maç beklentilerin had safhaya ulaşmasına sebep olurken, bir diğer maç ise zor zamanlar da yaşayacağımızın sinyalini veriyordu.

05Ligin ikinci haftasında Denizlispor ile oynanan karşılaşmanın ilk yarısı beklendiği gibi rahat geçmedi, zira Denizlispor dersini çalışıp gelmişti. Ancak gerek ikinci yarıda Rijkaard’ın yaptığı yerinde müdaheleler, gerekse Denizli’nin hocası Erhan Altın’ın takımı geriye çekmeye yönelik (bana göre hatalı) oyuncu değişikliği tercihleri oyunun skorunu 1-1′den 4-1′e çevirmişti. İkinci haftayı da kayıpsız kapatan iki takımdan biri olmuştuk. Bir diğeri ise Fenerbahçe’ydi ve onlardan daha çok gol atmış olmamıza rağmen +1 averajla önümüzde lider bitirmişlerdi haftayı.

Rijkaard’ın takımın oynadığı futboldaki etkisi gün be gün daha iyi hissediliyordu. Artık özlüyorduk onları, bir sonraki maç iple urganla çekilir olmuştu. Bünyeye yetmiyordu okunan yalan dolan bir sürü haber, röportaj v.s. Gecemiz gündüzümüz sarı ve kırmızıdan başka renk kabul etmiyordu bünyesine. Hiç olmadığımız kadar heyecanlıydık ve rakiplerin de hiç olmadığı kadar panik halinde olduklarını görünce daha bir keyifleniyorduk. Takım birbirine alışıyordu ve biz daha Elano’yu izlememiştik bile.

Avrupa Ligi play-off serisindeki rakibimiz FC Levadia Tallinn ile ilk karşılaşma bu sefer Ali Sami Yen’deydi. Rakip hakkında en ufak bir fikrimizin olmaması ise geçmişte yaşanan acı tecrübeler yüzünden biraz tedirginlik veriyordu. Estonya’nın adı sanı duyulmamış takımlarından biri ile oynuyorduk ve Galatasaray sezon başından o güne kadar oynadığı en iyi maçlardan birini çıkarıyordu. 5-0′lık bir galibiyet kimi mutlu etmezdi ki? Keita’nın damga vurduğu maçtan birkaç gün önce Keita ve Elano hakkında hiç bir halt bilmediği her halinden belli olan Gürcan Bilgiç’in ileri geri fikir belirttiği bir yazısı yayınlanmıştı. Gürcan Bilgiç’in kulaklarını çınlatırcasına gür, izleyenlerin gözlerini kamaştırırcasına parlaktı o gün Keita’nın futbolu. Elano ise son 15 dakikaya birşeyler sığdırmaya çalışsa da süre yeterli değildi.

06Lakin Elano da cevap hakkını bir sonraki maça saklamıştı da bize haber etmemişti. Kayserispor ile Ali Sami Yen’de karşılaşıyorduk ve rakip zor durumdaydı. Sert oynayacakları az çok tahmin ediliyordu ancak insanlıktan çıkacaklarını pek tahmin edememişti kimse. İlk yarıyı, biraz zorlansak da 2-1 üstün kapattık. Sıra Elano’ya gelmişti artık. Keita’nın yerine oyuna girmiş ve kendini göstermeye, tribünlere resmen merhaba demeye hazırlanıyordu. Maçın sıkıcı olmaya başladığı zamanlarda kimsenin beklemediği bir anda öyle bir şut attı ki, Şansal Büyüka’nın söylediği gibi “50 defa izlesek bıkmayız” dedirtecek cinsten bir gol çıktı ortaya. Tribünde şoka girdik ve yıllardır bu kadar güzel bir gol izlememiş olmanın verdiği hasret ile büyük bir coşku yaşadık. O dakikadan itibaren Kayseri’nin maçı çevirmesi artık neredeyse imkansız bir hal almıştı, dirençleri bu golle beraber kırılmıştı ve Galatasaray artık daha rahat top çevirmeye başlamıştı. Bu rahatlık, Milan Baros’un plasesiyle ağlarda nihayet bulacak olan güzel bir organizasyona sebebiyet verecek ve maçın skorunu da 4-1 olarak tayin edecekti. Son maçlardaki gol ortalamamız düşmemişti ve mutluyduk. Liderdik artık, hem de hiç bırakmaya niyetimiz yoktu…

Takım gün geçtikçe yeni bir yönünü gösteriyor bizlere. Rijkaard yerinde ve tam zamanında müdahelelerle birlikte ona olan güvenimize güven katıyor. Ve biz belki de sezon sonu layık olduğu yerlere tekrar ulaşacak olan Galatasaray’ın dönüşümüne hep beraber tanık oluyoruz. Bu dönüşümün baki olmasını diliyor ve bu heyecanın tadını doya doya çıkarabilmeyi ümit ediyorum. Şampiyon ilan edilmek için çok erken, ancak bu gidişin sonuna da başka netice yakışık almaz.

n6980089403002227378qb9

Frank Rijkaard Galatasaray'da

Frank Rijkaard Galatasaray'da

Hayırlı, uğurlu olsun!

Merhaba.

Bir süredir buraya fazla yazı giremedim. Ancak bundan sonra ben ve 3 arkadaşım daha çok teknik konularda yazılar yayınlayacağımız bir başka adreste olacağız: midye.org

Saçsız Kral’da kendi kişisel yazılarımı yazmaya devam edeceğim, ancak teknik konularda karınca kararınca birikimlerimizi paylaştığımız midye.org‘daki yazıları da takip etmenizi öneriyorum.

Sevgiler.

imgbu6

Uzun zamandır uzak kaldım bu sayfadan. Bir şeyler yazma ihtiyacım doğuyor kimi zaman, ancak her daim buna vakit bulamıyorum. Bu süreç de oldukça yoğun geçti ve maalesef yazı yazmaya hiç vaktim olmadı. Sadece yazı yazmak da değil, bir çok şeyden biraz olsun feragat etmem gereken bir dönemdeyim işte. Çok uzattım girişi farkındayım. Daha fazla sıkmadan sadete geliyorum. Yahu ben aslında ne kadar da cahilmişim. Yanarım da şu güne kadar geçirdiğim boş zamanlara yanarım. Millet web üzerinden Mars’a çıkıyor (bkz. Google Earth), ben ise elimin altındaki kaynakları kullanmak bir yana dursun, yanından bile geçmeye üşeniyorum. Özellikle web alanında çok muazzam teknolojiler geliştirildi ve geliştirilmeye de devam ediyor. Ancak ben sadece sağdan soldan isimlerini duyduğum bu türlü türlü teknoloji mahsülleri ile yeni yeni tanışma cesaretini kazanmış bulunuyorum.

Akademik hayat da boş oturarak ilerlemeyecek gibi duruyor. Bu zaman diliminde bunu da net bir şekilde gözlemleme fırsatım oldu. Çalışmalarıma hız ve yoğunluk vermem gerekiyor. Bir an önce, yapmam gereken ilk iş olarak, master tezimin startını vermeyi hedefliyorum. Tez aşamasında değilim elbette, ilk olarak kendime bir araştırma alanı ve konusu seçmem gerekiyor. Aklımda bir kaç fikir var ama ilk etapta geçen dönemin safralarını temizlemem lazım. Incomplete projeler beni bekler. Bir haftam kaldı zaten, eğer ki bitmezse daha da gelmem Davos’a.

Şaka maka bir Davos fırtınasıdır aldı götürüyor bizi. İyi hoş, haberi izlediğim gün ben de TV başında fena galeyana gelip coşmuştum hatta. Ancak kabak tadı yavaştan hissettiriyor kendini. Olayın baş kahramanları ve onların muhalifleri el ele vermiş, seçim öncesi bunu nasıl lehimize kullanırızın peşine düşmüşler. Ülen Gazze’de ölen insanların ardı arkası kesilmedi ki, halen bombalar yağıyor. O zaman van minıt sayın yetkililer, sizin derdiniz öncelikle “İnsan Hayatı” mı, yoksa “Şahsi Menfaat” mı? Haydi diyelim ki menfaatiniz için bu işin peşine takıldınız. Ayıp değil mi? İnsan hayatı üzerinden kirli oyunlar oynamak yakışır mı? Davos’ta başını ezdirmeyen Başbakan’ı tebrik ediyorum. Fakat şunu da belirtmeliyim, bu mevzu dillendikçe, o isyanın anlamı kaybolmakta, işin altında farklı amaçlar aranmakta.

Futbola da değinelim, tam olsun. Selçuk Dereli, Allah seni nasıl biliyorsa öyle yapsın. Patronuna selamlar! optm bys =P

n748935872_875471_27991

issizKırılma noktaları vardır

dayanacak gücün kalmadığında

takatini son haddine kadar tükettiğinde

gelir çatar o an

durdurmak istersin yıkıntıyı

toplamaya mecalin kalmamıştır lakin

çırpındıkça darmadağın olur, çaresizliğe gömülürsün

bırakırsın işte kendini

sonunu düşünmekten vazgeçersin artık

sonsuzmuş gibi gelirken herşey

acı sonu tadarsın o anda

ıssız bir ada gibi

adam gibi

çağan gibi

ırmak gibi

sel olur taşar göz pınarların

Benim değil, sevdiceğimin göz pınarlarıydı bugün akan

beyaz perdeye nazır…

ışıklar yanınca gördüm gözlerinden süzülenleri

film değil de o taneler deldi biraz içimi

Sonraki Sayfa »